Minimalizm üzerine düşünceler





Günümüzde anlamı ve önemi tam anlaşılamayan kavramların istenilen ve işe gelen şekle sokulup, pazarlama öğesi haline getirilmesi bir dünya trendi olmakla beraber, minimalizm aslında tam olarak bunun karşısında durmaktadır. Ülkemiz gibi gelişmekte olan pazarlar, kapitalizmin lokomotifi görevi yaptığından ve bu pazarlardaki insanlar almaktan, aldığı şeyden bıkmaktan ve yenisini istemekten daha öteye gidemediğinden, minimalizm daha çok yurt dışında değer gören ve alt-kültürde popülerleşmeye başlayan bir düşünce sistemidir. “Sahip olmak” yerine, “olmak” odaklıdır. İhtiyacından fazlasına sahip olup bunlarla oyalanmadan ziyade, insanı esas yapması gerekene, esas istediği şeye, esas hissetmesi gerekene yönlendiren bir dinginliktir. Aslında özgürlüktür. Bu tanımlar çoğaltılabilir ve tümden gelip daha öze gidildikçe soyutlaşabilir. İşte bu noktada anlaşılması güçleşir, beyin sınırlarından çıkar ve hissedilmesi gereken bir unsura dönüşür.


Kapitalizm, beynimizin evimiz gibi çok eşyalı, günümüz gibi aşırı yoğun, ilişkilerimiz gibi çok detaylı olmasıyla ilgilenmez. Kapitalizm zamanımızla değiş tokuş ettiğimiz paramıza gözünü diker ve bize harcadıkça mutlu olacağımızı tenkit eder. Eğer harcamazsak, eğer 500 milyon kişi harcamazsa, tüm sistemin çökeceği ve milyonlarca insanın işsiz kalacağıyla ilgili korkular salmaktan da geri durmaz. Biz harcadıkça fabrikalar çalışır, elimizdeki eşyaların daha yenileri ve gelişmişleri piyasaya sürülür, ağdalı promosyonu yapılır ve biz dayanamayıp onu alırız. Kısır döngü böylece sürüp gider. Elimizdeki parayla evde bize yeten eşyalarımızla otururken, tüm bu harcama baskısına karşı çıkabilmek döngüyü kırabilecek en önemli ve zor hamledir. Bunu bir kere yapabilen, üç kere de yapar, on kere de. Bir yerden sonra bu sizin alışkanlığınız ve davranışınız olur. Artık harcadığından fazlasını kazanabilmek adına daha çok çalışmak zorunda kalıp, çocuğunun büyümesine tanık olamayan veya olmak istediği kişiye ulaşma çabalarını sürekli erteleyip sunulan hayata adapte olmayan çalışan ebeveynlerden biri olmama adına büyük bir adım atmışsınızdır.

Yurtdışında özellikle Amerika’da bazı kesimlerce minimalizm katı bir disiplini temsil eder ve sanki abartılmış bir anti-kapitalizm tepkisi gibi yaşanılır. 3 çatalla yaşamak, elektrikli aletlere karşı allerji geliştirmek, Mark Zuckerberg yada Obama gibi kapsül gardrop kavramları geliştirmek gibi örnekler verilebilir. Aslında bu durum vejeteryanlıkla benzer yönler taşır. Bazı rijit vegler hayvan ürünü olarak sütü bile kabul etmezken, bazıları sütünü içer yumurtasını yer ama hayvan etinde sınırını belirler. Kanımca böyle abartılı örnekler bireyin mutluluğuna ve iç huzuruna yönelik eylemler değilse, şekilcilikten öteye gidememekte ve kaçınılan kafes yerine başka bir kafeste yaşam mücadelesi şeklinde devam etmektedir.

Sanatta minimalizm önemli bir akımdır ve “less is more” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Örnek olarak, resimde minimalizm anlatılması istenen konuya ve mesaja odaklıdır. Bu aktarımı az çizgiyle, sade öğelerle yapmak ister. Sanki sizle anlatılmak istenen konu arasına girmekten ürken bir görsel bütündür. Bazen bunu anlatılmak istenenin bir kısmını yada tamamına yakınını gizleyerek yapmaya çalışır. Bizi bir serüvene çıkarır ve eksik parçaları bizim tamamlamamızı ister. İşte orası, sizin resimden uzaklaşıp kendinize yaklaştığınız yerdir ve sanatın amacı da kanımca tam olarak budur.

Sahip olduğumuz nesnelerin bize hakimiyet kurması, günümüz insanı için trajikomik bir sorun haline gelmiştir. İradesine hakim olamayanlar için, insan hayatını kolaylaştıran, keyif vermesi ve mutlu etmesi gereken icatlar boynumuza sarılmış metalik ellerden başka bir şey değildir. İnsan hayatı, her evresi güzel olan ve her evredeki spesifik duygu bütünlükleriyle anlamlandırılan eşsiz bir hediyedir. İnsanoğlunun peşinden koştuğu ve elindeki miktarla yetinemediği güç kavramı, en nihayetinde kendisinin sonu olacaktır. Kendini özgürleştirmek ve tanrı-insan seviyesine çıkmak için attığı her adım kendi sonunun bir basamağıdır. Kendi iç benliğinden uzaklaştıkça ve hislerini baskıladıkça doyumsuzluğunu daha da körükleyecektir. Bu dünyada kısıtlı yaşamı olan bir birey olarak, toplumun yada sistemin boyunduruğu altında “Ne İstemiyorum Denizi"nde bir oraya bir buraya sürüklenmektense, kendi salınızı yapıp kendi adanızı bulmanız sizi daha doyumlu ve huzurlu bir insan yapacaktır. Issız bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şeyin aslında gerekli olmadığını da orda farkedebilirsiniz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kilimanjaro'dan yalınayak koşuyorum!

"Deniz mahsüllü pizza, Aynştayn ve Abovv"

Büyük Oyun